Bir gün, Mehmet adında bir adam varmış.
Kimsenin dönüp bakmadığı sokaklarda, kimsenin önemsemediği kâğıtları toplarmış. Hayatı, itip çektiği paslı bir kâğıt arabasından ibaret sanılırmış ama aslında içinde kimsenin bilmediği bir yük taşırmış. Mehmet çok hastaymış. Karaciğer kanseriymiş. Zaman zaman gerçekle hayal birbirine karışır, gördüğü şeylerin hangisinin yaşanmış, hangisinin zihninin oyunu olduğunu ayırt edemezmiş. Halüsinasyonlar, hayatına sızan sessiz misafirler gibiymiş.

Bir gün, kâğıt arabasının başında dururken, bir kadın yaklaşmış. Hiç konuşmadan, arabanın içine Metin adında küçük bir çocuk bırakmış ve arkasına bile bakmadan kaçmış. Mehmet o an fark etmemiş. Gün bitmiş, sokaklar kararmış, Mehmet yorgun adımlarla evine dönmüş.

Arabayı kenara çektiğinde bir hışırtı duymuş. Eğilip baktığında Metin’le göz göze gelmiş. Çocuk korkudan köşeye sinmiş, titriyormuş. Mehmet yavaşça konuşmuş:

“Benden korkmana gerek yok. Sana zarar vermem.”

Metin önce saklanmış, sonra Mehmet’in gözlerindeki yorgun ama merhametli bakışı fark edince ortaya çıkmış.

Ertesi sabah, aynı sofraya oturmuşlar. Basit bir kahvaltıymış ama sıcakmış. Mehmet, Metin’e sormuş:

“Evin nerede?”

Metin başını öne eğmiş, cevap verememiş. Sonra fısıldamış:

“Eğer evimi söylersem, üvey babam annemi döver.”

Mehmet derin bir nefes almış. O cümle, kendi çocukluğunun karanlık bir köşesini aydınlatmış.

“Tesadüfe bak,” demiş, “bu benim hayatıma çok benziyor.”

Metin’i biraz olsun mutlu etmek isteyen Mehmet, küçük bir pastayla tek bir mum almış. Akşam olunca yetim çocukların kaldığı yerde Metin’e sürpriz yapmışlar. Mum yanmış ama Metin üfleyememiş. Nefesi yetmemiş. Mehmet yanına eğilmiş.

“Birlikte dileyelim,” demiş.

İkisi birlikte dilek tutmuş, birlikte üflemişler.

Mehmet, yetim çocuklara tek tek sormuş:

“Ne diledin?”

Bir çocuk demiş ki:
“Annemi görmeyi diledim.”

Mehmet gülümseyerek:
“Her sene aynı dilek. Bir kerede kendin için bir şey dile,” demiş.

Sıra başka bir çocuğa gelmiş. Çocuk başını kaldırmış:
“Ben ölmeyi diledim abi.”

Mehmet irkilmiş:
“Daha yaşın küçük. Neden ölmek istiyorsun?”

Çocuk sessizce cevap vermiş:
“Annem küçükken öldü ya… Belki ben de küçük yaşta ölürsem onu görürüm.”

O gece Mehmet uyuyamamış.

Ertesi gün Metin bir karar almış:
“Evimi sana göstereceğim,” demiş.

Birlikte yürümüşler. Kapının önünde sert bakışlı bir adam duruyormuş. Metin fısıldamış:
“Bu benim üvey babam.”

Mehmet’in içi alev almış. Adamın peşinden koşmuş ama yakalayamamış. Nefes nefese geri döndüğünde Metin yokmuş.

Mehmet, Metin’in evine girmiş. Duvarlara bakmış. Kendi çocukluğunu görmüş. Yediği dayaklar, kaçamadığı geceler, saklandığı köşeler gözlerinin önünden geçmiş.

O an anlamış…

Metin hiç olmamış.
Yetim çocuklar, pasta, mum, kahvaltı…
Hepsi zihninin son hediyesiymiş.

Mehmet, halüsinasyon gördüğünü orada anlamış.

Ve kısa bir süre sonra, karaciğer kanseri Mehmet’i hayattan koparmış.

Geriye, kimsenin bilmediği bir adamın, kimsenin sahip çıkmadığı bir hikâye kalmış.



Ali Osman SEYHAN

Bir Adamın Hikâyesi

.

Tarih: 28.01.2026 09:41 Güncelleme: 28.01.2026 09:41