Meryem AVCI

Tarih: 26.03.2026 11:53 Güncelleme: 26.03.2026 11:53

Kalabalık Sınıflarda Kaybolan Çocuklar: Kim Bu "Başarısız" Etiketi Yiyenler?

.

Mesleğim gereği yaptığım görüşmelerde onlarca gencin gözlerinin içine bakıyorum. Gelin bugün o gözlerde gördüğüm şeyleri sizlere anlatayım: Çocukların gözlerinde gördüğüm şey bazen sadece sınav kaygısı değil; büyük bir sistemin çarkları arasında ezilmişlik, fark edilmemişlik ve “ben yetersizim” duygusunun verdiği o ağır yorgunluk. Bugün bir eğitimci olarak, cilalı cümleleri bir kenara bırakıp eğitimin o kalabalık, gürültülü ve bazen de ne yazık ki “öğretmeyen” gerçeklerini konuşmak istiyorum.

“Kalabalık” Sadece Bir Rakam Değildir, Bir Kalite Sorunudur

Hepimiz biliyoruz; okullarımız artık çok kalabalık. Ancak mesele sadece sınıftaki öğrenci sayısı değil. Mesele, bu kalabalığın içinde eğitimin “endüstriyel” bir hal alması. Öğrenme, fabrikasyon bir süreç değildir; terzi usulü, kişiye özel olması gereken bir yolculuktur. Müfredatı yetiştirme telaşı içindeki bir sistemde, öğrenme kalitesinin düştüğünü bizzat sahada gözlemliyorum.

Okullarda çocuklara “ne” öğrenecekleri o kadar çok dayatılıyor ki, “nasıl” öğreneceklerini keşfedecek vakitleri kalmıyor. Herkesin aynı hızda koşmasının beklendiği bu maratonda, dizleri kanayan ya da sadece farklı bir rotadan gitmek isteyen çocuklar “başarısız” damgası yiyor. Oysa ben, yaptığım görüşmelerde o “başarısız” denilen çocukların içindeki o devasa enerjiyi ve farklı zeka pırıltılarını görüyorum.

Akademik Travmalar ve “Öğrenilmiş Çaresizlik”

Bireysel farkındalığı yüksek, dünyayı farklı algılayan çocukların bu tek tip sistemde yaşadığı en büyük zorluk akademik travmalardır. Bir çocuk düşünün; görsel zekası muazzam, hayal gücü sınırsız ama sistem onu sadece dört şıklı bir testle ölçüyor. O çocuk o testte başarısız olduğunda, sadece bir not kaybetmiyor; kendine olan güvenini, öğrenmeye olan aşkını ve geleceğe dair umudunu kaybediyor.

Yaptığım görüşmelerde en çok üzerinde durduğum şey şu: Emek verildiğinde bütün çocuklarda istenen düzeyde başarıyı elde etmek mümkün. Ama bu emek, daha çok test çözdürmek değil; o çocuğun ruhundaki “yapamıyorum” prangasını kırmaktır. Psikolojik bağlamda bu çocukların yaşadığı stres, prefrontal korteksi kilitliyor. Yani çocuk korktuğu ve kaygılandığı için aslında öğrenebileceği şeyi öğrenemez hale geliyor. Biz o korku duvarını beraber yıkıyoruz.

Davranış Değişikliği Nedenler Ortadan Kalkınca Gelir

Burada altını çizmek istediğim çok önemli bir gerçek var: Davranış bozukluğu dediğimiz şey, çoğu zaman bir nedene bağlıdır. O nedenleri ortadan kaldırdığımızda, davranış bozuklukları da gider ve yerini sağlıklı bir değişime bırakır.

Gördüğüm en büyük yanılgı, “bu çocuk zaten sorunlu, ne yapsak fayda etmez” yaklaşımıdır. Oysa yaptığım görüşmelerde gördüm ki; sürekli “yaramaz” denilen, “ders çalışmıyor” diye etiketlenen çocukların çoğu, aslında kendini ifade edecek bir alan bulamamış, yanlış anlaşılmış çocuklardır. Onlara doğru dokunduğunuzda, öğrenme ortamını güvenli hale getirdiğinizde, davranış değişikliği kendiliğinden gelir. Çünkü insan, güvende hissettiği yerde öğrenir.

Potansiyeli Başarıya Dönüştüren O “İç Enerji”

Her çocuğun içinde patlamaya hazır bir enerji var. Bu enerji bazen öfke, bazen aşırı hareketlilik, bazen de derin bir içe kapanıklık olarak karşımıza çıkıyor. Bir eğitimci olarak ben bu enerjiyi bir “sorun” değil, bir “yakıt” olarak görüyorum.

Birlikte ilerlediğimizde yaptığımız şey şu: O dağınık enerjiyi alıp, çocuğun kendi öğrenme stiline uygun bir akademik farkındalığa kanalize ediyoruz. “Birlikte ilerlemek” burada anahtar kavram. Ben onun önünde yürüyüp yol göstermiyorum, yanında yürüyorum. Otonomi kazandıkça, yani kendi öğrenme sürecinin direksiyonuna geçtiğini hissettikçe, o çocuktaki değişim mucizevi oluyor. Başarı, dışarıdan dayatılan bir zorunluluk olmaktan çıkıp, kendi potansiyelini gerçekleştirme hazzına dönüşüyor.

Aile: Baskı Noktası mı, Güvenli Liman mı?

Eğitim sürecinde aileyi dışarıda bırakmak, bir binayı temelsiz inşa etmeye benzer. Ancak günümüz dünyasında aileler de haklı olarak çok kaygılı. Bu kaygı, eve girdiğinde “Bugün kaç soru çözdün?” sorusuna dönüştüğünde, aile ve çocuk arasındaki o kutsal bağ zedeleniyor.

Benim buradaki rolüm, aileyi bu sürecin sağlıklı bir parçası haline getirmek. Aileye, çocuklarının öğrenme farklılıklarını anlatmak, onları birer “denetmen” olmaktan çıkarıp “destekçi” pozisyonuna çekmek zorundayız. Evdeki o gergin “ders çalışma” savaşlarını, yerini ortak bir hedefe doğru giden huzurlu bir iş birliğine bıraktığımızda, öğrencinin akademik başarısı da katlanarak artıyor.

Sonuç Olarak…

Kalabalık sınıfların, düşen eğitim kalitesinin ve tek tipleştirici sistemin içinde kaybolmak zorunda değiliz. Emek verildiğinde bütün çocuklarda istenen düzeyde başarının elde edilebileceğini, yaptığım her görüşmede bir kez daha görüyorum. Nedenleri ortadan kaldırdığımızda davranış bozukluklarının gideceğini, değişimin aslında ne kadar doğal ve mümkün olduğunu yaşayarak biliyorum.

Her çocuk özeldir, her zihin biriciktir. Biz eğitimciler olarak, bu çocukların içindeki ışığı söndüren sistemi değil, o ışığı parlatacak yolları bulmalıyız.

Eğitim, bir çocuğun ruhuna yapılan en uzun yolculuktur. Bu yolculukta doğru rehberlikle, travmaları başarıya, kaygıyı farkındalığa dönüştürmek mümkün. Gelin, o kalabalığın içinden çocuğunuzun elini çekip alalım ve onun kendi zirvesine çıkışını beraber izleyelim. Çünkü kimse “başarısız” etiketini hak etmiyor. Sadece fark edilmeyi, anlaşılmayı ve doğru dokunuşu bekliyor.