Bir gün geç kalacaksın.
Bunu bir uyarı gibi değil, hayatın acı bir gerçeği gibi düşün. Çünkü geç kalmak, çoğu zaman ölümün değil, insanın kendine verdiği uzun molaların sonucudur.
İnsan vaktin bol olduğunu sanır. “Sonra söylerim” der, “yarın ararım”, “bir gün mutlaka konuşuruz.” Oysa zaman, bekleyenlere değil, erteleyenleri unutan bir şeydir. Günler geçer, mesafeler büyür, suskunluk alışkanlık olur. Fark etmezsin; ta ki bir gün telafi kelimesinin anlamını yitirene kadar.
Bir gün geç kalacaksın.
Sevmenin aceleye geldiğini, affın beklemeye dayanmadığını, insanın en çok söylemedikleriyle ağırlaştığını o gün anlayacaksın. Varken kurulmamış bir cümle, yokken içini kemiren bir pişmanlığa dönüşür. Bazı sözler hayattayken söylenmek ister; sessizliğe bırakıldığında geri dönmez.
Ölüm ansızın gelmez aslında. Biz fark etmeden yaklaşır. Hayatla oyalanırken, gündelik telaşların arkasına saklanırken, o araya mesafe koyar. İhmaller çoğalır, kalpler soğur, yollar uzaklaşır. Sonra bir gün, bir avuç toprağın başında, bütün “keşke”ler aynı anda susar. Çünkü artık kimse dinlemez.
Bir gün geç kalacaksın.
Sarılmak için çok geç, konuşmak için yersiz, affetmek için zamansız bir noktada bulacaksın kendini. O an anlarsın: bazı kayıplar insanı yalnız bırakmaz; insanın içine yerleşir. Ve orada kalır.
Bugün hâlâ varken söyle.
Bugün hâlâ nefes alıyorken sev.
Bugün hâlâ yollar kapanmamışken dön.
Çünkü yarın dediğin şey, her zaman sana ait değildir.
Geç kalmadan yaşa.
İnsan en çok kaybettiklerine değil,
vaktinde tutamadıklarına ağıt yakar.
Aramız hep kötü der durursun.
“Her türlü düzeltiriz” diye avutursun kendini.
Nasıl olsa zaman var sanırsın,
nasıl olsa ölüm hep başkalarına uğrar.
Sonra bir gün,
düzeltilecek bir şey kalmaz.
Cümleler yarım, sesin geç kalmış,
ellerin boşta kalır.
Ne kavga kalır geriye
ne de haklılık.
Sadece soğuk bir mezar
ve içine sığdıramadığın pişmanlık.
O an anlarsın:
Bazı aralar mesafe değil, sondur.
Ve “sonra konuşuruz” dediğin her şey,
bir gün suskun bir toprağa emanet edilir.
Aramız kötüydü dersin,
ama mezarlar barışmaz.
İnsan, en çok
düzeltebileceğini sandığı şeylere
geç kalır.
O kişi sana defalarca ne kadar kırgın olduğunu söyleyecek.
Cümleleri açık olacak, sesi net; ama sen duymamayı seçeceksin. Çünkü duymak, sorumluluk almayı gerektirir. Sen ise suskunluğunu “haklılık” diye adlandıracaksın. Her seferinde kendine küçük paylar çıkaracaksın: “Ben de kırıldım”, “O da abarttı”, “Zamanla geçer.”
Geçmez.
Sen bilmeden, o kişi sessizce aranızdan ayrılacak. Gidişi kapı çarpmayacak, ses yükselmeyecek. En tehlikelisi de budur zaten: Sessiz ayrılıklar kimseyi uyandırmaz. Sen hâlâ aynı yerde durduğunu sanırken, o çoktan yükünü toplamıştır. Ve sen, gönül almaya değil; kendini savunmaya devam edersin.
Ölüm lafı açıldığında konuyu kapatırsın. Uğursuz bulursun, konuşmak istemezsin. Sanki adını anmazsan gelmeyecekmiş gibi. Oysa ölüm, konuşulmadığı için değil; ihmal edildiği için ağırlaşır. Sen kaçtıkça o yaklaşır. Sen sustukça, bazı şeyler geri dönülmez hâle gelir.
Bir gün en sevdiğini kaybedersin.
O gün ne haklılık kalır ne gerekçe.
Ne “ama” işe yarar ne “keşke”.
Sadece geç kalmış bir fark ediş kalır.
Şunu kimse sana zamanında söylemedi belki:
Bir kalbi iyileştirseydin, o insanın hayata tutunma sebebi olabilirdin.
Ama yaralı bırakmayı seçtiğinde, sen fark etmeden onun karanlığını büyüttün. Her alınmayan gönül, her ertelenen özür, her görmezden gelinen kırgınlık biraz daha ağırlaştırdı yükünü. İnsan bazen bir başkasını öldürmez; yaşama isteğini elinden alır.
En büyük kayıplar bağırarak gelmez.
En sevilenler bile sessizce gider.
Ve insan, en çok
“nasıl olsa düzelir” dediği yerde
geri dönüşü olmayan bir kayıp yaşar.
Zaten ölmüş bir çocukluğu vardı onun.
Bir tek sen yaşatıyordun; farkında olarak ya da olmayarak.
Şimdi ise bugünkü benliğiyle birlikte
o çocuğu da gömeceksin.
Üstelik adını anmadan.
O kişi saçlarını kesecek.
Aynaya bakamayacak kadar çok ağlayacak.
Sonra ağlamayı da bırakacak;
çünkü insan en çok yorulduğunda susar.
Sesi kısılmayacak, kelimeleri bitmeyecek
sadece artık kimseye anlatmaya değmeyecek.
Sen hâlâ “geçer” diyeceksin.
Oysa bazı acılar geçmez,
insanın içine yerleşir.
Ve orada büyür.
Bir gün fark edeceksin ki
eskisi gibi mesaj atmıyor,
kendini savunmuyor,
kırıldığını bile söylemiyor.
İyileşti sanacaksın.
Hayır.
Sadece senden, benliğinden ve herşeyden vazgeçmiştir.
Ve sonra sessizce herkesten uzaklaşacak.
Kimseye hesap vermeden,
kimseyi suçlamadan.
En tehlikeli gidiş budur:
ardında enkaz bırakmayan ama
her şeyi içine alan gidiş.
Bazı insanlar bağırarak ölmez.
İçlerindeki çocuk çoktan gömülmüştür.
Sen sadece toprağı biraz daha bastırmış olursun.
Geç kalma.
Bu kez “sonra” deme.
Bir hayatı kurtarmak büyük laflar gerektirmez;
bazen sadece kalmak yeter.
Toprağa yakışan şey vedalardır,
eller değil.
Tut onu ama sıkıca.
kaçamasın diye değil,
kırılmasın diye.
Yaşat.
Çünkü bazı insanlar bir başkasının sesinde hayatta kalır.
Ve sen gidersen,
içinde erken yaşta ölen o çocuk da
bir daha uyanmamak üzere susar.