Deniz Üzüm

Tarih: 24.02.2026 15:18

Geçmiş geçmediğinde: bedenin hatırladıkları

Facebook Twitter Linked-in

Belki şunu en baştan netleştirmek iyi olur: Bugün anlatacaklarım ‘güçlü ol, geçer’ şeyleri değil. Daha çok, neden geçmediğini konuşacağız. Çünkü bazen iyileşmek, sandığımızdan daha sessiz bir yerden başlar.

Travma denince çoğu insanın zihninde hâlâ tek bir sahne canlanıyor. Büyük bir olay. Keskin bir kırılma. Öncesi ve sonrası net olan bir an.
Ama çoğu zaman travma böyle gelmez. Daha sessizdir. Daha dağınıktır. Hatta kişi yaşadığının travma olduğunu bile fark etmez. Sadece şunu hisseder: “Ben bazı şeylere fazla tepki veriyorum galiba.” Ya da “Herkes bunu bu kadar büyütmüyor ama ben takılı kalıyorum.” Ve bazen bu düşünce daha da ağırlaşır: “Bende bir gariplik var.”

Oysa çoğu zaman gariplik yoktur.
Sadece beden, geçmişte işe yaramış bir şeyi bugün de uyguluyordur.

Travma çoğu zaman bir olay değildir; olayın ardından yalnız bırakılma halidir. Bir şey olur. Korkarsın. Üzülürsün. Dağılır bir şeyler. Ve asıl iz tam orada kalır. Çünkü biri gelmez. Çünkü biri “abartıyorsun” der. Çünkü hissettiğin şeyle baş başa kalırsın. İşte o anda beden sessizce bir karar verir: “Bir daha böyle hissetmemeliyim.” “Bir daha hazırlıksız yakalanmamalıyım.” “Bir daha kimseye bu kadar güvenmemeliyim.” Travma tam da burada başlar.

Psikolojide travmayı ele alırken artık sadece “ne oldu?” sorusu sorulmaz. Özellikle literatürde de artık şu şekilde ele alınıyor: Travmanın belirleyici kısmı, kişinin başına gelen olaydan çok, o olay sırasında ve sonrasında verdiği içsel ve bedensel tepkidir. Aynı olayı yaşayan iki insanın bambaşka etkilenmesi bu yüzden mümkündür. Çünkü mesele dayanıklılık değildir. Mesele, o anda birinin olup olmadığıdır. Duygunun tutulup tutulmadığıdır. Yalnız kalınıp kalınmadığıdır.

Ve beden bunu çok iyi kaydeder.
Yıllar sonra biri sesini yükselttiğinde kalbinin hızlanması, bir ilişkide her şey yolundayken içinin sıkılması, biri sana gerçekten iyi davrandığında bile “bir şey olacakmış” hissinin gelmesi… Bunlar bugüne aitmiş gibi durur ama kökü çoğu zaman çok eskidedir. Travma dediğimiz şey, geçmişte hayatta kalmanı sağlayan bir stratejinin, bugün artık işe yaramadığı halde otomatik olarak devreye girmesidir.

İnsan zihni güvenli olanı değil, tanıdık olanı seçer. Bu kulağa rahatsız edici gelir ama çok insani bir gerçektir. Çocukken sevgi belirsizlikle birlikte geldiyse, yetişkinlikte net ve sakin ilişkiler tuhaf hissettirebilir. İlgi görmek için çabalamak zorunda kaldıysan, çaba gerektirmeyen bir yakınlık fazla gelebilir. Burada bilinçli bir tercih yoktur. Kimse oturup “ben gidip zor bir ilişki seçeyim” demez. Beden sadece bildiği haritadan yürür.

Bu noktada travmayı yalnızca yaşanan olay üzerinden değil, kişinin o olay sırasında ve sonrasında kendisiyle nasıl bir ilişki kurduğu üzerinden ele alan yaklaşımlar devreye girer. Bu çerçevede Gabor Maté, travmayı “başımıza gelen şey” olarak değil, “başımıza gelenler karşısında iç dünyamızda yalnız kalıp kalmadığımız” üzerinden tanımlar. Yani korktuğumuzda kendimizi susturup susturmadığımız, duygularımızı görmezden gelip gelmediğimiz, bir yanımız dağılırken onu tutan bir iç ya da dış figürün olup olmadığı belirleyici hale gelir. Bu içsel ilişki biçimi, yalnızca travmatik anı değil; ilerleyen yıllarda kurduğumuz bağları, yakınlığa verdiğimiz tepkileri ve güvenle kurduğumuz mesafeyi de şekillendirir. Çünkü insan, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde çoğu zaman geçmişte kendisiyle kurduğu ilişkinin izinden gider.

İyileşme konusu burada sık sık romantize edilir. Sanki bir gün uyanacağız ve “tamam, geçti” diyeceğiz gibi. Oysa iyileşme çoğu zaman daha karmaşıktır. Hatta ironik bir şekilde, kişi iyileşmeye başladığında bazı belirtiler artabilir. Çünkü sistem, alıştığı kaosu bırakıp bilmediği bir düzene geçiyordur. Ve her bilinmezlik, sinir sistemi için küçük bir tehdittir.

Bu yüzden insanlar sık sık şunu yaşar: “İyiyim sanıyordum ama yine tetiklendim.” “Bu konuyu aştığımı düşünüyordum ama geri geldi.” Bu geri dönüş geriye gitmek değildir. Daha çok şuna benzer: Beden, daha derin bir katmanı açmaya hazırdır ama eski alarm sistemini de yanında taşır.

İyileşme düz bir çizgi değildir. Gerçekten değildir. Daha çok dalga gibidir. Bir gün iyi hissedersin, ertesi gün küçük bir şeyle dağılırsın. Ve tam burada çoğu insan kendine sertleşir. “Ben niye hâlâ buradayım?” “Herkes yoluna bakıyor, ben niye takılı kaldım?” Oysa bu takılı kalma hali çoğu zaman zayıflık değil, bedenin henüz “güvendeyim” sinyalini alamamasıdır. 
İlerlemek için önce durmanın güvenli olması gerekir. Travma yaşayan birçok insan için durmak, geçmişte tehlikeyle eşleşmiştir. O yüzden ya sürekli bir şeyler yaparlar ya da hiçbir şeye başlayamazlar. İki uç da aynı yerden beslenir.

İlişkiler bu yüzden travmanın en çok tetiklendiği alandır. Çünkü yakınlık belirsizlik içerir. Yakınlık kaybetme ihtimali taşır. Ve eğer geçmişte yakınlık acıyla eşleşmişse, bugün sevgi bile alarm gibi algılanabilir. Bir yanın ister; anlaşılmayı, tutulmayı, kalınmasını. Diğer yanın korkar; terk edilmekten, kaybolmaktan, açılınca incinmekten. Ve bu iki yan aynı anda konuşur. “Gel” der biri. “Git” der diğeri. Bu çoğu zaman kararsızlık sanılır. Bu, iki farklı hayatta kalma hikâyesidir.

Psikolojik sağlamlık da tam burada yanlış anlaşılır. Sağlam olmak hiç etkilenmemek değildir. Hiç düşmemek değildir. Sağlamlık, dağıldığında kendine ne yaptığındır. Kendini azarlıyor musun, yoksa yanına mı oturuyorsun? Travma sonrası büyüme, acıyı sevmek ya da “iyi ki yaşadım” demek değildir. Travma sonrası büyüme, “bunu yaşadım ve yine de bağ kurabilirim” diyebilmektir.

Yavaş yavaş.
Bazen durarak.
Bazen geri düşerek.
Ama yine de devam ederek.

Belki bundan sonra olacak ilk şey şudur: Kendini tetiklediğin anlarda biraz daha erken fark etmek. “Şu an geçmişten bir şey mi devrede?” diye içinden sormak. Cevabı hemen bulamasan bile, o soruyu sorabilmek.

Belki bir sonraki adım, her şeyi tek başına taşımaya çalıştığını fark etmek olur. 
Ve bunu fark etmenin bile başlı başına bir değişim olduğunu görmek.

Belki sınırlarını daha net hissetmeye başlarsın, “hayır” demek daha erken gelir ağzına, bazı ilişkilerde neden bu kadar yorulduğunu artık biraz daha net görürsün.

Ve belki de en önemlisi, bu yükle tek başına kalmak zorunda olmadığını kabul edersin.
Bir ruh sağlığı uzmanıyla bu deneyimleri konuşmak, bedenin taşıdığı yükü birlikte anlamlandırmak,
iyileşmenin somut bir parçası olabilir.

Çünkü travma yalnız kalınca büyür, anlaşıldığında ise yön değiştirir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —