Nurcan Damlayıcı

Tarih: 03.03.2026 20:16

Hayal Kırıklığı

Facebook Twitter Linked-in

Bu hayatta altında en çok ezildiğim duygu.
Sessizce içime çöken, ağırlığını her geçen gün biraz daha hissettiren ve insanı kendi içinde yavaş yavaş susturan bir şey…
Ve belki de her şey, ben ağlarken senin o kızla güldüğünü gördüğüm an başladı.
İnsanın içinde bir şeyin geri dönmemek üzere kırıldığı o an… Çünkü bazı gidişler kapı çarparak değil, birinin içini sessizce boşaltarak olur.
İnsan en çok da hiç beklemediği anda bırakıldığında kırılır.
Birinin gitmesi değildir can yakan; giderken senden aldıklarıdır.
İnancını alır, umudunu alır…
en kötüsü de sana ait olan o çocukluğu alır götürür.
Ellerine çocukluğunu emanet ettiğin birinin,
gözyaşlarını, sevgini, çabanı bu kadar kolay yok sayabilmesi…
işte insanın aklının almadığı yer tam da burası.
Hele ki o çocukluğu sana yeniden yaşatan kişi kendisiyken,
seni tekrar o karanlığa bırakması…
hangi sevgiyle açıklanır, hangi vicdan bunu taşır?
Çünkü bazı insanlar hayal kurmayı bilmez.
Erken büyümüşlerdir, erken kırılmışlardır.
Ama bir gün biri çıkar… ve onlara hayal kurmayı öğretir.
Eğer o hayalin başrolü de o kişiyse,
insan bütün ömrünü o hayalin içine koyar.
Ve sonra bir gün, o hayalin bu kadar kolay silinip atıldığını görmek…
işte en ağır yıkım budur.
Sen hep “o gitti” dersin belki ama bazen kalan da gidendir; bazen insan hiçbir şey yapmayarak vazgeçer. Senin umursamazlığının karşısında tükenene kadar çabalayan birini yavaş yavaş soldurmak, sessiz ama derin bir acımasızlıktır. 
Senin umursamazlığının karşısında
tükene tükene çabalayan birini yavaş yavaş soldurmak…
sessiz ama derin bir acımasızlıktır.
Gözlerinin içine bakıp söyleyemediğin cümleleri
kalbin nasıl söyleyebildi?
Oysa o cümleleri söyleyemeyen, her şey bitmeden susan taraf hep oydu.
kırıldığını defalarca söyledi.
Cümleleri açıktı, sesi netti.
Ama sen duymamayı seçtin.
Çünkü duymak, sorumluluk almayı gerektirir.
Sen suskunluğunu “haklılık” sandın.
“Ben de kırıldım” dedin,
“O da abarttı”…
Ama bazı şeyler geçmez.
İnsan sustukça değil, ertelendikçe tükenir.
Bir gün geç kalacaksın.
Bunu bir uyarı gibi değil…
hayatın en acı gerçeği gibi düşün.
Çünkü insan “sonra” der.
“Yarın söylerim”, “bir gün düzeltiriz”…
Ama zaman, bekleyenlere değil; erteleyenleri unutan bir şeydir.
Günler geçer,
mesafeler büyür,
suskunluk alışkanlığa dönüşür.
Ve bir gün…
telafi kelimesi anlamını yitirir.
Bir gün en sevdiğini kaybedersin.
O gün ne “ama” kalır
ne “keşke” işe yarar.
Sadece geç kalmış bir fark ediş…
ve içine sığmayan bir pişmanlık kalır.
Çünkü bazı sözler hayattayken söylenmek ister.
Geciktiğinde… geri dönmez.
Ölüm ansızın gelmez aslında.
Biz fark etmeden yaklaşır.
İhmallerin arasından,
söylenmemiş cümlelerin içinden,
görmezden gelinen kırgınlıkların ardından…
Ve bir gün…
bir avuç toprağın başında anlarsın:
Bazı aralar mesafe değildir.
Sondur.
“Sonra konuşuruz” dediğin her şey,
suskun bir toprağa emanet edilir.
Ve mezarlar… barışmaz.
İnsan en çok kaybettiklerine değil,
vaktinde tutamadıklarına ağlar.
Belki de kimse sana şunu söylemedi:
Bir kalbi iyileştirseydin, o insanın hayata tutunma sebebi olabilirdin.
Ama sen yaralı bırakmayı seçtin.
Ve fark etmeden…
onun içindeki karanlığı büyüttün.
İnsan bazen birini öldürmez;
sadece yaşama isteğini elinden alır.
Zaten ölmüş bir çocukluğu vardı onun.
Bir tek sen yaşatıyordun.
Şimdi ise…
onu da gömeceksin.
O kişi bir gün saçlarını kesecek.
Aynaya bakamayacak kadar ağlayacak.
Sonra ağlamayı da bırakacak…
Çünkü insan en çok yorulduğunda susar.
Bir süre sonra fark edeceksin:
Artık yazmıyor.
Kırıldığını söylemiyor.
Kendini savunmuyor.
İyileşti sanacaksın.
Hayır.
Sadece senden vazgeçmiştir.
Ve sonra…
sessizce gidecek.
Kimseyi suçlamadan,
kimseye hesap vermeden.
En tehlikeli gidiş budur:
ardında enkaz bırakmayan ama
her şeyi içine alan.
Bazı insanlar bağırarak ölmez.
İçlerindeki çocuk çoktan gömülmüştür.
Sen sadece…
toprağı biraz daha bastırmış olursun.
Ve ben…
kendimi izledim.
En konuşkan hâlimden en sessiz hâlime,
en canlı hâlimden en yorgun hâlime dönüşümü.
Dünyaya karşı yanında duracağım kişi,
benim başımı eğdi.
Kendime bile yabancılaştım.
Senin kıyamadığın saçlarıma ben kıydım.
Çünkü bazı gidişler
insanı kendinden vazgeçirir.
Şimdi çabam da umudum da tükeniyor gibi.
Ben bizi sonsuzluğa bırakmak istemiyorum…
ama artık susuyorum.
Çünkü bazen susmak,
söylemekten daha ağırdır.
“Bizi istemiyorum” demiştin…
ama bizi bizsiz bırakma.
Çünkü biliyorum…
bir gün tamamen vazgeçersem,
ben bile tanımadığım birine dönüşeceğim.
Bir kere soğursam…
bir daha ısınamam.
Ve ben…
bir daha sevemem.
Bu… bizim için son umut ışığım.
Geç kalma.
Bu kez “sonra” deme.
Çünkü bazen bir hayatı kurtarmak için
büyük sözlere gerek yoktur.
Sadece kalmak yeter.
Tut onu…
kaçamasın diye değil,
kırılmasın diye.
Çünkü bazı insanlar
bir başkasının sesinde hayatta kalır.
Ve sen gidersen…
içinde çoktan yarım kalmış o çocuk
bir daha uyanmamak üzere susar.
Sonrası…
ya sevginin gücü olacak
ya da vedalardan kalan izler.
Ama şunu bil…
Ben burada, son kez bekliyorum.
Bu, bir gururun değil
bir kalbin son direnişi.
Eğer bu kez de gelmezsen…
sadece beni değil,
sana ait olan her şeyi de kaybedeceksin.
Ve ben gittiğimde
geri dönebileceğin bir “ben”
artık burada olmayacak.
Şimdilik…
son kez susuyorum. Her anlamda;)


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —